5 Eylül 2014 Cuma

Mutluluk Desem 2 (Okuduklarım)


Hayatta kıymet bilmek,sevmek,sevilmek, en güzel duygulardan bir kaç tanesi.
Hepsi de bir nehire dökülürmüşcesine kalbimizde son durağı bulan duygular. 
Benim en sevdiklerimden ,yaşadığımı anlatan hislerden.Sevdiklerimizin varlığı  bir tek bize o en zirve mutluluğu yaşatıyor bence. En az sevilmek kadar güzel bir duygu çünkü sevmek. Bu güzel duyguları her seferinde bana hissettirenler varsa burada, onlardan ikisi de  Ceren ablam ve Deeptone, ömrüm boyunca desteklerini maddi manevi anlamda hiç unutamayacağım, gönülden çok sevdiğim insanlar.Gülerken mutluluktan ağlamayı öğretenlerden...
İlk “Mutluluk desem” başlığımı yazarken, rüya gibi o eserleri daha okumamıştım.
Bir soluk hemen buraya yetişmiştim, ellerim titreye tireye mutluluğumu sevincimi paylaşmıştım.Bu mutluluğun teşekkür dili yok biliyorum, bunun için üzgünüm.Tarifi var ama işte en azından bunu biliyorum.Eğer ki yaşadıklarımı yaşatan bu güzel insanlara tarif edersem,paylaşırsam onlar da benim kadar mutlu olur dedim ve , kitaplarımı okuyup özet geçmeye karar verdim.Gönül isterdi ki hepsini teker teker başlıklara yazayım,fakat malum bir dengem yok, bir ay buradaysam bir yıl yokum :))(O kadar değil dimi :))Mutluluk desem yazısını okumayan ve ya hatırlamayan olduysa da, kısa özet geçiyorum.Yaşadığım Balkanlar yöresi zamanından bilindiği gibi, etnik sorunlar yüzünden eğitimin, sanatın hep az sahip çıktıkları bir cumhuriyet.Bu konu hakkında Ceren ablamdan destek gördüm.Deep zaten bloga ilk geldiğim andan beri hiç yabancılık çektirmeyenlerden, ilk okuduklarımdan, kısacası ikisi de sevginin dostluğun destekçileri.
Manevi olarak ta  hep yanımda oldular zaten.İkisini de tanıdığıma  o kadar mutluyum ki, onlara hatta tanıdığım bütün blogçulara her yorum yazdığımda heyecanlanıyorum, bunun için zaten blogumun kaçırdığım birinci yılı adına bir yazı yazıp beni bu süreç içerisinde hiç yalnız bırakmayanlara teker teker sevgilerimi ileteceğim, iyi ki varsınız..Uzaklarda olsam da hep söylediğim gibi, benim için önemli olan nerede olduğumu hissettiğimdir.Sevgi durağında durdum ve sevgiye layık bir çok insan tanıdım burada, seviyorum herkesi...


 

RAYMOND CARVER-BİLMEZSİNİZ AŞK NEDİR

Öykücü Raymond Carverin bu kitabında yalın bir dilde dizeler yansıyor.Şiirsel,şiir kitabı, kendi de zor bir hayattan geçmiş.Öz bir dilde yansıtıyor ama şiirlerinde insanları,mutlulukları,aşkları ve hüzünleri.
Bu şiirler üç kitaptan seçmeler.Çeviri yapan Cevat Çapan. Satırlar Carver ile karşılıklı bir yolculuğa çıkmışız ve onu dinliyormuşuz gibi his uyandırıyor.Bir yandan anlatıyor, diğer bir taraftan not ediyor sanki.Söylediklerimin kitapta kaleme alınmış hali var zaten:"Bu şiirlerde paylaştığı yaşantı,oturup birlikte ağlamanızı,üzülmenizi gerektiren kötü zamanlar değil,tersine birlikte açık havada yürüyüşe çıkmanın, nehirlerde alabalık avlamanın,bir kıyıda oturup denizden çok geçitlerde ki tayfalara el sallayıp, onlara iyi yolculuklar dilemenin mutluluğunu yaşayacağınız anlardır."Bir yudumluk ama etkisi büyük bir eser.Kitaba genel bir bütün gözlem yaparsam, aklımda kalan şöyle bir söz var:"İnsan ruhunda düşünmemek diye bir istek var.Sakin olmak"





BİLGE KARASU-KILAVUZ

Kapalı bir anlatım tarzı var kitabın içinde.Farklı bir bakış açısına sürükleyen..."İşin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. Oyunda ki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum."Kitap baştan sona kadar bir oyun üzerine duruyor,nasıl desem düşler ve gerçekler arasında gidip gelen yorumlar geçiyor. Kendimizi buluyoruz bu yorumlarda, insan üzerine işlenen bir konu çünkü,bulduğumuzu sandığımız yerde de kaybediyoruz sonra kendimizi.Bilip kavrasan da başkalarına açıklama getirebileceğin bir üslubu yok. Kitapta ki Uğur ve İhsan adında iki karakter  arasındaki duygusal bağı çözmek zahmetli,anlaşılması güç .
Kitap üç bölümden oluşuyor, başta Uğur ismiyle karşımıza çıkan baş kahraman,  kitabın tamamında ise, onun bir kasabadaki geçirdiği iki hafta kadar sürecini anlatıyor.İlk bölümde gizemler yer alıyor,ikinci bölümde kartlar açılırmış gibi oluyor,en sonunda bir yolculukla noktalanıyor hikaye.
Uğur gazetede gördüğü refakatçi aranıyor ilanını görür, başvurur kabul edilir.
Refakatçi aranan yaşlı adam Mümtaz beydir.Amca  Yılmaz diye bir akrabasının evinde kalıyordur.
İşte burada sorular göze batmaya başlıyor.Evin nereden girdiği,çıktığı belli olmayan Gümüş kedisi,Uğurun günce tuttuğu notların oradan oraya kaybolması,Yılmaz beyin bir elini  hiç cebinden çıkartmaması,bir kasetin içinde ne olduğu, hepsi işte birer düş gibi Uğurun güncesinde yansıyor, sonra Uğur notlarını Mümtaz ve İhsanla paylaşıyor. Üçüncü kısım yolculuk işte, Turunçludan az ilerde geçirdikleri vakit anlatılıyor, sonrada Yılmaz bey Uğura bir resim hediye ediyor.Sorgulamayı sevenler için çözülmesi gereken bir konu."Bir polisiye kadar sürükleyici,bir gerilim romanı kadar soluk soluğa..."





HORTENSE ULLRIC-JOACHIM FRIEDRICH-PEMBE VE MAVİ(YANLIŞ ADRES)

Büyük, küçük, herkesin okuyabileceği türden, en az konusu kadar tatlı bir dilde anlatılan bu hikayede e-postalardan ibaret bir dostluktan yola çıkıyor.Pastacı bir ailenin  çocuğu olan Mavi Pasta,  ya da Berry lakaplı oğlan,Tembel Krema yerine hiç tanımadığı Pembe Kremaya yanlışlıkla e-posta yazarsa, ne olur?Kız ise zengin bir aileden geliyordur,aynı şehirdelerdir.İşte şimdi eğlence zamanı.
Birbirlerini hiç görmeden yardım ediyorlar,  bu yüzden de Mavi Pasta,Pembe Kremanın babasının kozmetik laboratuarında ki domuzları ve fareleri kurtarayım derken tutuklanıyor.Pembe Krema ise bunun üzerine çatlak ve de her yerde köpeğini taşıyan bir dedektif tutuyor.Bundan sonra her şey karışıyor.Kız içi çorap dolu bir valizle İngiltereye uçmak zorunda kalıyor.İletişimlerini kesmiyorlar ama planlarını sürdürüyorlar.
Her şeyin bir çözüme ulaştıklarını düşündüklerinde, görüşmeye karar verirler, ancak bu seferde dedektif  peşlerini bırakmaz.Çünkü olay göründüğü gibi noktalanmamıştır.Aradıkları ajan suçluların peşlerine düşerler,  domuz ahırında onları yakalarlar, vs..Olaylar tatlıya bağlandığında ise, artık görüşmeleri kaçınılmazdır, yüz yüze gelebilmek  için resmi olarak randevu bırakırlar.Görüşürüz diye son e-postalarını yazarlar.Keşke bir de  son olarak  nasıl buluştuklarına dair son yazı olsaydı.Merak iyidir aslında, istediğimiz gibi son yazarız, öyle bir kitap bu işte.Öfke dolu ,sarsıcı,komik bir e-posta romanı.




KEN GRIMWOOD-ZAMAN ÇARKI

Ya sizi bekleyen bir son olmasaydı...
Özgün adı Kenneth Milton Grimwood,  şaşırtıcı romanların yazarı:  Sil baştan ve Kayboluş kitaplarıyla bildiğimiz.
İnsan oğlunun merak edici keşkelerine aydınlık getiren eserlerden "Zaman Çarkı".
Tekrar yaşasam ben bilirdim nasıl yaşayacağımı deriz ara ara,hayatın ne kadar kısa olduğunu görünce, sona varınca.Sevgi duyduğumuz hiç bir şeyi ellerimizden kaymasını hazmedemeyiz.Kaybetmek ama ölümsüz olsan da kaçınılmaz, yani bu kitap ölümsüz olma fikrinin nasılda hiç bir şeye çare olmadığını, aksine üstüne daha fazla acı ekleyebileceğinin çok güzel, akıcı, örnek bir hikayesi.Hele tarihi sevenler için kaçırılmaz. 1682-1980 Versailles ile Boston arasında anlatım içeriyor roman, içinde bu iki döneme ait  tanınmış sıfatların ismi geçmesi,  ilgi çekici  ...14.Louis’in hükmettiği  dönem,Jean Jacques Rousseau,Voltaire gibi.
Elise Travers adında  1682 yıllarında doğan ,Versailles sarayında çalışan bir anne babanın kızıdır.Babası daha Elise doğmadan, belirlenmeyen bir hastalığın pençesine düşer ve kısa bir sürede  evladı daha doğmadan hayatını kaybeder.Annesini ise, eşini zehirleme infazından sürgün ederler.
Elise Versailles sarayında, gözetim altında büyür.Aşık olur, evlenir.Üzerinden hayat geçer, eşini kaybeder,sevdiklerini teker teker, oysa o aksine bütün bu kayıplara şahit olurken, onun yüzünde tek bir belirti yoktur yaşlandığına dair, yaşı ilerlemesine rağmen.Büyücü,cadı olma infazından uğramamak adına bir süre sonra yaşadığı yerden ayrılıyor, başka bir ülkeye yerleşiyor, normal gitmeyen bir durum olduğunu anlıyor, beklemekten başka çaresi yoktur.
Yalvarıyor sadece, uyandığı her güne, aynaya bakınca göreceği bir kırışıklık adına.
Başka insanlara yakınlaşırmış gibi oluyor, yeni ortamlara, gerçekleri ise ona hatırlatan, yüzüne çarpan annesi oluyor.Yıllar sonra buluyor Elisi annesi, fakat kızını tanımıyor.Bundan sonra Elise için yaşamak sadece bir bela.Saklanıyor her şeyden, herkezden.Zaman dilimine uğramaktan, her birinde ayak uydurmaktan,yolculuklardan, en çok ta kaybedişlerden yoruluyor,yorgun düşüyor ruhu.Onu yargılamayan tek kişi varsa oda hizmetçisidir.Oda kaybediyor hayatını bir zaman sonra.Roman  bir tek geçmiş döneme yönelik bir anlatım içinde devam etmiyor.
Kısım kısım geçmişten söz ediyor, sonra Bostona dönüyor.Yeni dönemden aklımızda soru işaretleri oluşuyor, "Nasıl?" "Neden?" diye sorularımızın cevaplarını alıp bir gelecek bir  geçmişe gidiyoruz.
Boston da Elise destek çıkan Patrik vardır.Elise gerçeğini ilk öğrenen kişi.Teknolojinin ve bilimin ilerlemesiyle, yeni bir çırpınış başlar, yaşlanmamanın sırrını çözebilmek niyetine.Onlara bu durumda yardım eden doktor Goldman oluyor.Anlaşılıyor ki, Elisin durumu babasının hastalığından kaynaklanan bir olaydır( babasının çürük hasat buğdayından hazırlanan ekmeği yemesi, bu felaketi ortaya çıkartmıştır)Ancak bunun üzerine fazla yapacak bir şey yoktur, müdahale edilecek bir yöntemde.Doktor Goldman dışında olayı çözen, yanında çalışan biri daha vardır.Olayı basına sızdırmak ister, Goldman ise bunu önlemek için, bir kaza sonucunda kendini de çalışanını da öldürür.Elise her türlü yaraya karşı direnişlidir, hücreleri yenileniyordur.Bu kazadan tabi tek kurtulan o oluyor.Patrikle yarını düşünmeden yaşamaya karar veriyorlar.Bir süre sonra oda bu durumdan bunalıma giriyor, intihar ediyor.Söylenebilecek tek şey kalıyor ardından:Sonsuza dek yaşamak,hiç yaşlanmamak ödül mü,yoksa ceza mı?




SEDA DİKER-ASLINDA GİDEN ERKEK YOKTUR

"Gerçek bir kadın çuval da giyse dişidir" diyor Seda Diker.Erkek Kadın ilişkilerini bir düzene koymanın yollarını bir kaç yöntem ile anlatan bir kitap.Telepatik bağ,Tantra,Topraklanma,Matrix ile.Gerçek yaşanmışıklardan yola çıkan.
Sevgi özgür bir duygu iken, günümüzde kılavuz gerektirecek kadar çirkinleşti, başka duygulara büründü, unutuldu.Gerçek aşkların var oluşundan şüphe duymaya başladık, bize bir ders gerek. Kaybetme korkusu yenilginin bir yarısı.Korkularımız biz, bu sayede ilişkiler zedeleniyor.Sevgiden çok karşımızdakine korkularımızdan talimat veriyoruz,beklentiler oluşturuyoruz,birbirimizi olduğumuz gibi kabullenmekten çıkıyoruz.Güvensizlik duvarı örüyoruz, beraber iken yabancılaşıyoruz.Birbirimizden uzaklaşıyoruz.Bu yüzden acı çekiyoruz, sevgi boyutundan çıkıyoruz. Aşk oysa, gerçek aşk acı vermez  insana.Aşk kendi gibi olmayı bilir, kimse kimsenin acılarının boşluklarını doldurmak, tamamlamak için var olmadı.Kadın birden bir kaç kişidir.Kadındır,Eştir hiçbiri unutulmamalı.Bilinç altımıza işleyen korkularımızdan arınmalı, o zaman işte belki de istediklerimiz olacak, yargısız olacağız.En kötü baba örneğinde bile, bir kızın ilk aşkı babasıdır.Bilinç altına zamanında çapkın bir ebeveyne sahip olmuş ise, ilerde kendine aşık etmek isteyeceği o model bir  insandır, bir hedef gibi yerleşir beynine.Aile kültürü çok önemli.Her yol zaten sevgiye çıkıyor, sabır gerek sadece, sevgi sessizliği...Mükemmel olamayız ama pozitif düşünceler aktarabiliriz, saadet içinde yaşamak için.Ne istediğimizi bilirsek ona ulaşırız, huzura .
Doğru iletişim yolu bulup birbirimizde gücümüzü bulmalıyız, birbirimize birer parça bırakmak değil, enerjimizi yok etmek değil, bulmak.Bir de biten ilişkiler tekrar başlamaz diyor, kalbimize konan aşkın değerini bitirmeden anlamak lazım.Her şey insanın kendi isteğine bağlı işte.Erkeklerde suç arıyorsak, onları yetiştirende biziz diye, ilginç bir düşünce var arada.Güvenmiyorum dersek güvenmeyiz, güvenemiyorum diye bir hissiyat yoktur, mutlu olmaya karar verdim diye bir kendinden emin olmak vardır.
Özgür ve hafif olursak, şüphesiz ki gerçek aşklar saklandıkları yerden ortaya çıkacaklar, gerçek aşıklar buluşacak...






HALE NUR DURMUŞ-VİNCENT KONAĞI

Bir yıl içerisinde üç blogçu arkadaşın kitap çıkartmalarına şahit oldum, bu mutluluk verici, heyecanlandırıyor insanı, okurken de,  kitaplarını anlatırken de.İlginç bir duygu yaratıyor bu yazarlar,  ömür boyu kalacak birer parça ediniriz onlardan bizim dostlarımızdır çünkü  aramızdandırlar, farklılardır.İşte bunlardan biri "Vincent Konağı”.
Rita Winterson baş kahramanımız, iş bulmak için el ilanları dağıtır.
Bu ilandan sonra hiç umudu olmasa da ,onu tek arayan Bay Peterwill olmuştur,ise bakıcı olarak kabul edilir.Olay bir konakta geçiyor ama asıl konumuz olan Vincent konağına gizli bir geçit var.Ritanın bakıcılık ettiği kız Marthadır.Küçük kızın bakıcısına itiraf ettikleri başta bir çocuk aklından ve hayal gücünden ibaret olduğu düşünülse de, zamanla Rita'da konağın içindeki tuhaflığı, o garip durumları sezer.Mesela konağın bir kaç odasına girme yasağı olması.Marthanın konağın etrafından hiç ayrılmaması,işçilerin yemek yememesi...
İçine düşen şüphenin üzerine yürüyor Rita , Martha ile birlikte.Önce yasaklı odalara geçiş yapıyorlar.Gizemin bir parçasını keşfediyorlar, bütün konak hizmetlilerin aslında birer ölü mumya oldukları anlaşılıyor.Her ikisi bilmezden geliyorlar olayları, Bay Peterwill olmak üzere, herkesten  korkuyorlardır artık, o konaktan kaçmaya çalışıyorlar, geziye çıkacak ayaklarında.Onları engelliyorlar,kulübe gibi bir yerde saklıyorlar.İmdatlarına yetişen yazar Stevende kızlara yardım edemez ilk başta, Rita ve Marthayı sustururlar.
İş çığırından çıktığını görüyorlar, ki harekete geçiyor Bay Peterwill ve emrinde olan mumyaları.
Gizli bir geçitten, asıl sözünü ettiğimiz Vincent Konağına götürüyorlar kızları.
Orada karşılaşacakları sürpriz tüyler ürperticidir.Eldra adında bir cadı.Tekrar yaşama dönmek isteyen bir ruh.Bay Peterwille sonsuzluk yaşam iksirini vereceğine dair söz veren Eldra için, bir çok kurban etmiştir Peterwill, Martha sonuncusudur, onun kanını ruhunu istiyordur.Rita ise diğerleri gibi bir kuklaya veya mumyaya dönüşecektir, herşeyi öğrenmenin cezası karşılığında.Önce Peterwill öldürülür, Eldra onu kendi çıkarları için sadece kullanılmıştır.Sonra Rita ve Martha için gereken büyüler hazırlanır.Atmosfer korku filmerin de izlediğimiz o karanlık esintilerin, kaleme alınmış haline bürünür .Neyse ki son anda merakını yenemeyen, kitabı için ilginç konular arayan Steven, gizli girişe sızar, kızları kurtarır, kaçmaya çalışırlar, yakalanırlar, büyülü odalara bilinç gücüyle geçebilme durumlarını kavrar Rita, bulduğu bir büyü kitabıyla olayı çözmeyi başarır.Kurtulurlar.Sonsuza kadar mı ? Hayır.İşte bur da kitabı bir bütün yapan asıl önemli soru akılları karıştırıyor.İzlerimiz yok olur mu?Eldranın izi o konağın içinde ki her şeyle nefes alıyordu.Göklerde izi vardı, her yerde.Tekrar dönmeyeceği ne malumdu ki!Bu yüzden Steven, Rita, Martha üçlüsü hayatları boyunca kaçmak zorunda kalırlar, oradan oraya...Soluk soluğa, hatta nefessiz kalınacak bir baş yapıt, fantastik bir roman.Gerçekten ruhların izi silinebilir mi?Arkadaşımın başarılarının devamını dilerim...





DARIA BIGNARDI-ARTIK GİDEBİLİRSİN

Eğer kusursuz evlilik iki kişilik bir sessizliğe dönüşürse...
Sevginin önünde üstün durabilecek bir duygu var mı?.Evet sevmek en güçlü duygulardan bir tanesi ama sadece aşık olmaz yetmez.Bunun bir örneği Arno ve Saranın evliliği.Onlar birbirlerini çok önceden tanıyorlardır Cenovadan.Birden bire aşık olurlar birbirlerine sonra  Saranın ortadan kaybolma durumu ortaya çıkıyor.Aradan yıllar geçiyor uzun bir süreç onaltı yıl kadar tekrar bir hava alanında birbirlerine rastlıyorlar bu sefer  daha sıkı sarılıyorlar yada sahip çıktıklarını sanıyorlar aşklarına.Evleniyorlar üç çocukları oluyor.Arno artık hayallerinin tamamını gerçekleştirmiştir sevdiği kadın yanındadır,ünlü bir viyolonsel olmayı başarmıştır bu zaman diliminde.
Mutluluğu uzun sürmez taaki ansızın bir gün eşini yanında bulamadığında.Günlerdir tedirgin olmamaya bakar döner işleri var der terk etme ihtimali aklının ucundan geçmez belki de onu bir kaç gün sakin tutmaya mey enli etrafıdır.Onlar Saranın bu gidişine anormal bir şekilde tepkisizlerdir.Şüphelenmiyor değildir oda herkes Saranın nereye gittiklerini biliyorlar bir tek o bilmiyor gibi bir izlenim oluşuyor düşüncelerinde, belki de öyleydi.Sara nadiren eşine e-postalar bırakır onu aramaması adına.Arno çaresizdir tek günahı sevmek sanır.Peşine düşüyor Saranın anılarına nereden yanlış yaptığını anlamaya çalışırken olmadık maceralara sürükleniyor.Tanıştıkları zamandan yıllar geçen o süreç içerisini evlendikleri Sardinya balaylarından bu yana tüm bu sürece iz tutar.Eşinin o yanında yokken nasıl bir hayat sürdürdüğünü anlamaya çalışır farklı insanların peşine düşer.Anlıyor ki aslında her gün yüz yüze baktığı hayatını paylaştığı aslında karısını düşündüğü kadar sevmediğinin farkında varıyor.Çünkü sevmek kendi egonu tatmin etmek değildir anlayıştır tanımaktır bilmektir,paylaşmaktır sevgiyi tamamlamaktır.O bunların hiçbirini eşine sunmamıştır.Yeni tanıyordur Sarayı.En sonunda Arno yanlışlarını kabul ediyor.Aşkın bir hapsoluşa da sığmayacağını da özgür bir duygu olduğunu da.Ruhundan azad ediyor onu artık gidebilirsin diyor...Hayatımızın yönünü değiştirebilecek aşk romanlarından...






ORHAN VELİ-YALNIZ SENİ ARIYORUM(NAHİT HANIM'A MEKTUPLAR)

64 yıldır çekmece içinde saklanan mektuplar.Orhan Velinin tek gönül aşkına itaaf edilen, sevgi selinden oluşan satırların yansıdığı bir kitap.Orhan Velinin doğumunun 100. yılında bu define gün ışığına çıkmış.36 yıllık ömrüne sığdırdığı en büyük aşkı, "Nahit Hanım", bu şekilde geçiyor ismi
Kitap Nahit Hanıma gönderilen 62 mektuptan, bir telegraftan oluşan bir kitap.
İstanbul ve Ankara gibi bu iki şehirlerdeyken yazılmışlar, 1947-1950 yılları arasında.
Mektupların ilgi duyulacağı taraflarından biri ise, aralarında Orhan Velinin daha yayınlamadan, Nahit hanıma düzenlenmemiş halinde, bir kaç şiirlerini paylaşması, fikir istemesi.
Bu şekilde şiirin yazılmış halini yaşıyormuşcazına, bir zat izlenim yaratıyor.
Şiirin üstadı, gönül ustası,  Orhan Veli bu mektuplarda bize anlaşılır ediyor ki, aşk yaşanmadan tarifi olmayan bir duygu olduğunu.Şiirin hisle,yaşanmışlıklarla, duyguyla, yaşantıyla hayat bulduğunu.Bu mektuplar, şiirde çığır  aşmış Orhan Velinin ustalığını ispat eden bir kitap.Hem üzülür, hem seviniyor oluyoruz kitabın içinde.Gizli, Saklı yaşanmış bir aşk hikayesi...




ERDİ KARADENİZ-PESİMİSYON(AŞK YASAKLI KELİME)

Aşk kötü duygular hissettirmez diyoruz.İnsanlar aşkı benimser.Yara açarlar kendilerine.
İşte yine yetenekli bir blog arkadaşımızdan, insanlığın acı taraflarını anlatan bir eser.
Kitabın adı "Pesimisyon", ancak düşündüğümüz gibi buradaki dizeler hüzün vermiyor insana .
Kim bilir belki de başkalarının acılarına ortak olmak, bu dünyada yalnız olmadığımızı anlatıyor bize, dertlerimizden arınıyoruz, hafifliyoruz sanırım, bu sayede.Kitap şiir,deneme ve hikayelerden oluşuyor.
Aralarında en sevdiklerimi seçmek zordu.Onlardan bir kaç tanesi:Sana yazıldı bu şiir,Sana dair bir kaç şey daha,Gülüşünde sakla beni,Bu gece mutluluğumu sahneliyorum... 
Yazarın söylediği gibi aşk anlam kazanmalı, anlamanı yitirmeyi değil.
Zaman yok,birbirimizi sevelim, aşkı korkutmadan, özgür bırakarak...




AMY GARVEY-SOĞUK ÖPÜCÜK

Geçmeyen acı yoktur...Acılar geçmez aslında, sadece alışırız onlarla yaşamayı, izleriyle,  çünkü hayat devam ediyordur ,biz de ona ayak uydurmaya mecburuz.Acıların en büyük sınaması ise, ölümdür.Eğer sevdiklerimizi kaybettiğimizde, onları geri getirme gibi bir gücümüz olsaydı, bu şansınızı kullanır mıydınız?Bazen ölüm bile ayıramaz...Bazı kayıplar ise dayanılmaz olur, bundan sonrası yok diye düşünürüz.Ölen sevgiliyi dirilten, herkesten gizli tutan bir kahraman, fantastik bir hikaye.Wren bu kayıplardan birini yaşayanlardan, sevgilisi Danny'yi kader ondan ayırır.
Bu sınamanın üstesinden gelemeyeceğini düşünen Wren, aile bağlarından gelen gizli güçlerini kullanmanın, dünyası içinde bulur kendini.Bir büyü sonucunda,sevgilisinin soğuk bedenini geri getirir.Adı üstünde ama o içinde duygu olmayan.  atmayan bir kalpten ibaret, boş bir bedendir sadece.
O artık Wrenin neşe dolu sevgilisi değildir.Yaptığı yanlış Wrene pahalıya mal olacaktır, acılarına acı katlanacaktır.Onu her gün bu acıdan tekrar tekrar kaybedecektir.Denny hatıralarından yavaş yavaş siliniyor gibi olur, çünkü hatırladığı gibi biri değildir artık.Bu da Wrenin canını yakıyordur.
Sonsuza kadar artık bir ölüyle yaşamaya zorunluğu olduğunu düşündüğü anda, Wrene bu zor zamanlarında destek çıkan, okuluna yeni gelen bir çocuk olur, Gabriel.Wren aynı zamanda ona aşık olur,sırrına ortak olur.Bu acının son noktasını vuran yine Wren oluyor, bu durumla başa çıkmanın çözümünü bulmak onun görevidir.Büyünün tam tersini uygulamanın yolunu bulur.Veda etmiyor, belki de vedalar acı olduğu için...Kazanan yine kader olur... 


Not:Kısacık yazacağım yazıları da bir gün görebilmek duasıyla.Amiiin :))) 
















27 Mart 2014 Perşembe

Valëza e vogël & Serenadë

Bir kitap çıkartma fikri doğduğu günden beri çekinmişimdir kendimden, yazı paylaşılırsa içinden geldiği gibi karalama sınırlarından çıkmış gibi hissederdim başta,insan içindekileri sesli söyleyebilse zaten, yazı olmazdı diye satırlarda gizleniyorum sanırdım, oysa ki tek hedefim saf bir ben bırakmakmış kelimelerle, en büyük söz yazıyla söylenirmiş aslında.
7 yaşından beri yazıyorum ,ilk şiirim aynı sene  bir okul dergisinde yayınlanmıştı.
En sevdiğim çiçeklerden başlamıştım yazmaya "Menekşeler"sonradan öyleden bir sevgi seli aldı başını gitti... 
2009 senesinde şiirlerim resmi  olarak bir kitaba basıldı "Valëza e vogël" ismin türkçeden çevirisi "Minicik dalga"...etrafımdaki bütün güzellikleri bir deniz dalgası kadar serin aynı, zamanda sıcak bulurdum belirli bir dal ayrımcılığı yok kitabın içinde genel konusu"Sevgi",sevdiğim insanlar ,hayallerim, doğanın sevdiğim güzellikleri, mevsimleri .... Böylece bu kitap sayesinde sevdiğim her şeye herkese birer şiir hediye etmiş oldum, işte böyle yorumladım ilk çırpınışlarımı.34 şiirden oluşan 46 sayfalık ismi kadar minicik bir kitap işte hiç büyümeyecek küçük bir çocuk gibi.Çocukluk şiirleri,kardeşlerimize küçüklerimize öğretebileceğimiz türden,zaten kendim yazarken çocukmuşum daha ne olsun. :) 
2012 yılında ise kendime farklı bir deneyim çıkartmak isteyerek,günlük türünden bir roman yazmaya karar verdim.Yazarken tek başına hayat verdiğim hayali karakterler tanıdım,hiçbir zaman uzun bir günlük serüveni olmayan yaşantımın içinde, hayali bir karakterin günlüğünü yazdım ,Serenadë-Serenad.
İlk başta bir aşk hikayesi gibi görünen fakat genel ana teması İntikam olan,hayatın bize karşı intikamı her şeyin dönüp dolaşıp aynı yere nasıl geldiğini açıklamaya çalışan 150 sayfalık bir hikaye.
Gerçek yaşantımla çokta zıt olan bir roman hayali bir hikaye ama gerek duygu açısından,ismi veya bir yerlerden her yazdığımı doğrudan kendi hayatımdan bir şeyler ile bağlarım.
Yazdıklarıma yorum yapma başlığı  gibisinden de ilk defa yazıyorum,boş kalan "Çeviri"kategorisinin ilk konularından biriydi bu.Daha blogger dünyasına katılmadan önce düşündüğüm bu fikir esnasında bir hayalimi de burada sizlerle gerçekleştirmiş olacağım .Bir arnavutum ve türkçe hiçbir eğitim almadım dilim farklı yazdıklarımda aynı şekilde arnavutçadan.Sayesinde bugün türkçeyi kendi dilim kadar sevdiğim Anneannem türktür.Türkçe eğitim almamamı engel görmedim hiç yazmaya daha belki türkçe kitap çıkartmadım bu yüzden bu gün bu hayalim için bir adım atmayı düşünerekten bu serüvenime çeviriyle başlamaya karar verdim.Öncesine Pozitif Manyak öz kardeşim gibi  tanımladığım insana armağanım olsun bu başlık zaten söz vermiştim,sonra buraya gelir gelmez Deeptone ona da sözüm vardı ne zamandır,Ceren ablamda aynı şekilde kısaca buradaki herkesle paylaşmış olacağım.Bu günkü yazımda her iki kitabımın ön sözünü çevirip diğer gelecek başlıklarda da 3-5 şiir çevirisi yazarım her seferinde :) Belki bir gün çeviri gerektirmeyecek düpedüz türkçede yazdığım bir kitabım olur kim bilir... :)


Minicik dalga 

(Valëza e vogël)


Yüreğimin kıyısına vurdu
minicik bir dalga,
korkmuş,ürkmüş bir şekilde.

Sokulu verdim yavaşça yanına,
ne söylemek istediğini anlamak istedim.
Zavallımın şiirseldi sohbeti,
ne hoş konuşuyordu duyguları.

Acılarımı dindireceğim -dedi,
artık her bir kıyıya çarpmayacağım...
Sessiz olacağım ,düşlerim konuşacak benim.
Ne itiraflar duymuş , içindekilerini dökmeye gelen
herkes bu denize, onu anlatıp durdu bütün bir vakit boyunca.

Minicik dalga son bir kez çarptı yüreğimin kıyısına,
bütün anılarını yıkadı attı üzerinden.
Belki artık yaşadıklarının bir ismi yoktu
ama duyguları hala olduğu yerdeydi,
dalganın ardından bıraktığı kırıntılardı hisleri.






Serenad-(Serenadë)

"Aşk dediğin saftır, onun hayatın kötülükleri karşısında bir tanımı, savaşabilme, önleyebilme gücü yoktur, sevmeyi bilir sadece, tertemiz olabilmeyi, bu yüzdendir tehlikenin eşiğinde olma ihtimalinin her gün daha büyük olması :berraklığı...
Benim buradaki tek sorumluluğum anlatmaktı o notalar zaten hep vardı ,sadece sessizlikte hayat bulmayı bekliyorlardı ,masum bir aşk melodisini çalmayı.

Hayatta başarıların zirvesine vardığımızı düşündüğümüz an ,tepe takla bir kayboluşun derinliğinde buluruz kendimizi.
Yaşantımız bazen bir şarkıya benzer,çok sevdiğimiz bir şarkının içinde notalar nasıl kendiliğinden bağlı çalıyorsa , uçurumlar kadar uzaklaşabilme ihtimalide vardır, aynı müziğin sona yaklaşması gibi.Daha az önce yüksek bir sesle dinlediğin bir şarkının bir kaç dakika sonra yerini sessizliğe vermesi gibi.Hayatın tek farkı, bu yaşamın tekrarı olmuyor o notalar tekrar-tekrar aynı müziği çalmıyor.Tek çağırış artık sessizlikti, notalar çaresizdi...Diğer aşk şarkılarına göre acımasızdı bu Serenad, hayatın bir oyunuydu bu Jon ve Roza'ya karşı .İlan edilen bir zafer ve bu şarkının ismiydi geride kalan kırıntılardan: Bir Serenadın kaybedebileceği hikaye..!"  









2 Mart 2014 Pazar

DEEP TONE-SADE VE DERİN




"Yaptığımız her şey yırtılırcasına gerçek olmalı. Çığlık çığlığa. Yazacaksak iç organlarımızı parçalarcasına yazmalıyız, derimizi soyarcasına.. Okurken de yazarla savaşmalıyız. Öfkelenmeliyiz ona. Ona ter döktürüp sonra teslim olmalıyız. Okuduktan sonra da, yazdıktan sonra da, yaşarken de dünyaya tekrar dönmek zor olmalı..

Hayat bak! Dur sen biraz ya da tamam; ya sen devam et ama bir izin ver, sürekli üstüme gelme. Her gün bir şey çıkarma, bir normal ol, aklını başına topla. Bak sen devam et ben şurada ineyim. Daha doğrusu; hemen şu anda bir uyuyayım, sen yavaşladığında uyanırım. O zaman uyandır beni.."


Bazı kitapları bitirip rafta kaldırmaya kıyamam ,bir hayatı terk ediyormuşcasına,  başka bir yaşama atılırmış gibi  bir hisse kapılırım.Sade ve Derin ise okumaya başlamayı  bile kıyamadıklarımdandı. Orada  okuduklarımız ,kendi hayatımızdan örnekler ve satırlardı  çünkü.
Kendini sanata ,kısaca güzel olan ne varsa ona adamış ,olan sevgi dolu  Deeptone arkadaşım, dilerim Sade ve Derin sonu olmayan eserlerinin bir başlangıcıdır ve sen hep yaz, çünkü bizler seni öyle tanıdık ve senin kaleminin tükenmesi demek ,seni kaybedeceğimiz anlamına gelir. Bize kelimelerle hayat ver, yaşam ne demek dediklerinde kelimelerin göstereceğimiz en güzel ispat ,sebep olsun, Deep yaşamak güzel diyor diye cevap verelim.Gerisinde her yazı için yaptığım yorum konuşuyor ,kitap önemli olunca yazarımızda tanıdık ,okurken haliyle kendini Blog da ki gibi hissediyorsun, yorum yapmak geliyor içinden.Kitap günlüğümün değerini yitiri verdi :)Düşünün hayatınızda önemli sınavlarından birini yaşıyorsunuz ve benim yanımda teselli olanların arasında bu kitap vardı ,onun her sayfası her şeyin yolunda gideceğini söylüyordu ,bu nedenle milli eğitim sınavımı Sade ve Derin sayesinde güzel hatırlamış oluyorum her seferimde ,burada da paylaşmak istedim . 
Bu küçücük yer kaplayan ama içi yaşam dolu olan kitap dostuma ,daha da bir renk katmama katkıda bulunan  not kağıtcıklarıma saygılar hürmetler. :) Her şeyden öte ama en büyük teşekkür borcum yine Ceren Ablama.
Şimdi, kitap 163 sayfa ,içinde ki yazılar 8 kategoriye  ayrılmış:Sanat,Aşk ,İnsan,Yaşam,Gelişim,Mevsimler,Tarih ve Denemeler.
Yorumlarımı başlık ismiyle belirtmek isterdim ,fakat okumayanlar için bir sürprizi kalmaz diye sayıyla belirtim 1,2,3…80 kadar böyle devam ediyor.Her kategoriden en sevdiğim başlıkları da işaretlemiş oldum mesela ilk kategoriden:”İLGİ BİLGİ VE DOĞALLIK”, İkinci kategoriden:”SONSUZ TANGO”,sonra ”HAYAT SEN GİT BEN GELİYORUM”(arka kapakta çok sevdiğimiz kısa yazıda bu başlıktan),”DÜŞ FIRÇASI,YIRTILIRCASINA(bu da diğer bir başlıktan alınan kapak yazısı ), YAĞMUR KASIMI,AŞK DİSLİKE MAILLERİMİ RİTİVİTLE BANA,DÜNYANIN GÖZÜNE VURUYORUZ en sevdiğim yazılar oldu ama aralarında favorimde ,yani kitabın tamamından en sevdiğim” SONSUZ TANGO” yazısı  oldu.
Üç yazı var ki ,karanlık bir düş var sanki, içlerinde diğer yazılardan farklı, bunlardan biri de Sonsuz Tango ve bu yazıdan önce ve sonrasına iki başlık  daha var ki, bunlar çok ilgimi çekmiş oldu, şiirle dans ediyor sanki bu üçü …Benim yorumum uzun oldu ama her güzel anı gibi bunu da paylaşmak istedim burada, arada altı çizilmiş kelimelerde geçiyor yorumlarımda ,dikkat edin. :) Bu haftalıkta benden bu kadar…

I

1.Sanat Aşktır ,gök kuşağından oluşan,kültürden doğan bir aşk ...Rengi ise sevgidir!
2.Yaşanmışlıklar ve hissler ilhamın aynasıdır,hayatımızdaki olayları bize hissettirmesini bilende marifet.
3.Biz insanlarda notalara benzediğimizden olabilir.Bir  melodi mutlu çalmaz ,sözleri umutsuz ise yada tam tersi...İnsanlarda öyle,hayat iyi gitmez sen iyi olmadıkça.Müzik gibi hissetmek lazım hayatı!
4.Bu hayat benim mi ?Bu parçalar bana mı ait ,ben kimim?Saflaşmak için safralardan kurtulmak gerek!
5.Sayfaları boş ,güzel kapaklı bir kitap gibi olmalı her hal çakma sanatçı!Oysa ki yazmasını da bilmesi gerek  ki okurken hissetsin ,taklidi olmasın sanatın.Berrak sular kadar temiz olmalı sanat.”Hayatın Yansıması”
6.Önce ruhu okşayan sonrada  ürpertiren yazı .Sevilmeyi istemek ,anlaşılmayı beklemek ,herkes gibi olabilme dileği bu kadar zor mu ?Yoksa bir şeyleri istemek mi imkansız ?
7.Anlıyorum niye anlamadıklarımıza fransız kaldım dediğimize :).Bir çok asırlar geçmesi lazım ülkemin bu kültüre ulaşabilmesi için .Fransız olmak varmış ,bir peri sihrinin dokunuşuna uğramak.
8.Başarının yolu sevmek ve acıdan geçer der babam .Acıyı zorluğu bilenin aşkı geçici bir heves değilir .
Bu sevgiye ulaşmak isteyen ise Deeptone gore :kitap okumalı ,belge okumalı ,şehri uzun uzun yürüyerek gezmeli ,fotoğraf çekmeli ,çok kişiyle konuşmalı vs...
9.Şazem-güz,hız vb temsil ediyor ,büyü yapan anlamında büyücü .Kemal Sunalın filminden GuruYabani geldi aklıma nedense :)
10.”Yok öyle bir dünya çocuğum” tamam adı üstünde eski ama bu günlerinde en az o eski dediğimiz günler  kadar bir anlamı olmalı .Nostaljik bir kültür merkezi olsa keşke!  

II

11.Birinci mit :”aşkın hayal hali”-nasıl sevildiğini bile bilmeyen karşı taraf!
İkinci mit : “manipülasyon aşk”-gösterilenlerle ,duyduklarımızla öğretilen aşk !
“Aşk temiz zihinlerin içinde yaşam bulan bir duygu ,sadece mutluluktan ibaret ,kendi başına da yaşayan ”
12.”Aşkın Mavi Hali”O zaman ben aşka aşığım:aşkın serüven rengine,dansına,sanata,Siyahları siliyorum bundan böyle hayatımdan. :)
 13.Yok yok bence çocuk olan aşk bizlerde oyuncağıyız ama öyle güzel bir oyun denetliyor ki üstümüzde,ancak bir çocuk böyle güzel yaşam ve duygu katar oyuncağına!
14.Sevgi narin bir duygudur ,doğasındaki mavi sularında yüzmesine izin ver.Sevgi bazen “sessizlikte ki mutluluk çığlığıdır”susarakta kendini ifade edebilir.Hatta en çok susarak hissedilir.
15.Sevgi demek sevgili değildir ,tam tersi  daha fazla sevmek için ayrı bir sebeptir .Oysa sevgili demek etrafındakilerden farklı olarak sana dünyayı sevdirendir.
16.İnsan  yabanisi artık çok ,bunlar hep sessiz bir fırtınanın gürültüsü gibi .
Artık sohbetler sessiz sinema oyunu gibi.Acaba üzülmek başkasını üzmemizi önler mi gerçekten?
17.”Sanallaşan Hayat”
18.Derin dokundu kalbime: pembe cennetler,siyah gökyüzüler,”gelme mavi cenazeme”...
19.Sonsuzluktaki son tango olsa gerek...Şiirler dans eden yazı sevdim seni :)
20.Cehennem otobanında,siyah orkidelerle birlikte,yanıma yalnızlık senfonisini de alarak,bütün cadıları hafızasında kilitleyen o mezara gidiyorum!

III

21.İşte bu yüzden güzel ya geçmiş ,güvenlide.Eksik filan ama nasıl hatırlayacağımız en azından bu bizim elimizde.Gelecek belki de gerçek ama huzursuz...Güvenli bir geçmişi tercih ederekten .
22.En saf halini bul,yıkılsan da,tekrar yıkılacağına bilmene rağmen çabucak kalk.Yoksa kaldıramadığın o boş alan sana sertçe eser  hayat diye bir şey kalmaz senin için yerle bir olur.
23.Holywod’tan fırlayan Hayat,her şeye rağmen sevilecek keratasın :) Bu kadar  ilgi yeterse bende bir gideyim artık nasıl olsa seni kullanmanın bir yolu,kılavuzun yok .
24.Yanlışa giden yol insana hep daha cazip gelir.Bu uzun yolda bizi yalnız bırakmayan işaretlerdir .
Yetkisi olmayan insanın,özgür irade düşüncesi ve zamanı vardır.Boşuna dememişler acele işe şeytan karışır diye.
25.İyi niyetle yaptıklarımız bazen yanlış yeşeriyor yada aksi hali. Bu yazı aynen “sarhoşun teki paltosunu çıkarıp atınca ki  farkında olmadan birisini örtüğünü ve bu yüzden cenneti kazandığı hikayesine benziyor.
26.İyilik insanların maskelerine sürdükleri bir makyaj malzemesi  ise ,gerçek iyiliğin var oluşundan şüphe duyarım.
27.Kendimi unutmak istiyorum “MUTLU OLMAK İÇİN”...
28. Kendimizi ifade edebilme çabası değil mi zaten bizleri hayata kaptıran?Umut ve cesaret  aynı ağırlıkla tartılmalılar birbirlerine ödün vermeyerek.
29.Tamam bir operatör şubesinin müdürü olunca komşumun komşusuna da mesaj çekerim söz.:)
Sanki taş devrinden geliyorum bir mesaj çekmek en az 10 dakikamı alır. :D
 30.Dertsiz hayatın tercümesi-Boş hayat !

IV

31.Üstü bunu bileceksin ama yeri geldiğinde  usulünce sesini yükseltmesini de.
32.Dünya hala varken bu günü hep son gününmüş gibi yaşa.Yarın sevmek için çok geç olabilir!
33.Yaşarken düş fırçasını sakın unutma !Yaşa ki hayatını yaşatasın ,çünkü dünya görmek istediğin gibi .
34.Meleklerin sana mesajı var:mutlu ol,olumlu ol,pozitif olmaya çalış her daim.Sonuçta biten her şeyin şarjı bitmiştir. :)
35.Hep çaylak kalmak en iyisi sanırsam “Hayatta”.
36.Dalga geçme benle hayat,sürekli zıtlaşma,bak bir kere konuşacağım :ben edebince rolümü oynayacağım seninde görevin beni mutlu etmek olacak o kadar .
37.Hadi yine çocuk olsak ya...Gitme be mazi .Gitmesen olmaz mı haydi yanımda kal.
38.”Ritüalli alışkanlıklar hayat türü “,”Mutlu bir Hayat”seçmeli.
39.Kötü duyguların turşusunu kur ve bahar gelince çöpe at .”Hayatın yemeğine sirke at ki dibi tutmasın”. :)
40.”Geride kalmış günlerin dertlerine katlanmaktan kurtulmanın ferahlığı içinde”-bir yaz masalı hayali.

V

41.Bazen etrafımız bizim ilham kaynağımız olu verir ve etkilendiklerimiz hep bir bilmece gibi gözükür bizlere hep meraklı bir göz tespitiyle bakarız  etrafa,oysaki asıl benliğimiz sır haberimiz yok .Keşfet kendini  yeniden hayata gel.
42.Bu sabah uyandığında egonun gölgesinden kurtulmuş bir şekilde sade uyan.
Sil baştan başla ,farz et ki format atıldı beynine daha yeni uyanmışken  yeniden yeni hayaller kurman an meselesi  ve çocuk oyuncağı senin için. Haydı hayal et.
43.Düşünüyorumda bazen  çocuklar ve yetişkinler sanki ara ara rol değiştiriyorlar anlaşılmaz hale geliyorlar.Ben tam ortasındayım her ikisinin.Büyümüşte küçülmüş sözü geldi bir an aklıma.
Gerçekler hayallere göre soğuktur çünkü insanlara göre hayallerimizi gerçekleştirmek imkansızdır istediğini düşler dilediğince süslersin oysa gerçeğin  tek bir yüzü var birdir.
44.Hayatı tassaruf etmek bir yerde aslında bir görevdir.Kazandıklarını keşfe dönüştürmek ve keşiflerde kendini bulman gerek,kendin ol !
45.Doğa eşittir Sanat  demek ki her birimizin doğasında sanat var .Doğanın deneyimlerini hayata geçirmeli.
46.Hayata karşı bakış açını değiştirebilen güçte olmalı bir yazı .Yüreğinde kelebeklerin kanat çırptığı duygusu uyandırmalı hissettirmeli.Duyguyu ifade ede bilen sanat dediğimiz ne fotoğraf nede doğa anlatamaz  yazının söylediklerini.
47.Sistemli yaşamak,plan yapmak,kararlarımızı yerine getirmek,not  tutmak düzenli olmak.
48.Dört mevsim çiçek gibi açabilmek adına ,yaz mevsimlerini enerji dolu geçirmeliyiz.
Hijyenik beyinlerimiz içinde organik yaşayalım!
49.Bazen ruhumuz bunalır ama yaşam bizi mutluymuş gibi gözükmemizi gerektirir.
Ara ara boğuluyormuş gibi oluruz ,hayal güçlerimiz bizi düşler ülkesinde gezdirir!
Bazen sebepsizde üzülürüz.
50.Madem ki koşuyoruz hayatta bir maratona benzese ya  engelsiz ...
Hayatın diğer tanımı:anti depresant yaşam !

VI

51.Yaz konseptini kışın uygulayan yazıdaki hayali karakter uyarmadı deme hastanelik olacaksın :)
En iyisi biz her sene ki gibi kışın çerçevelik bir hayat yaşamaya devam edelim .
52.İnsanlarla aramızda uyum sağlamamız gerek arada kendimizden ödünde vererek.
Kısaca ortak bir sevgi dili bulup iletişime geçmemizi söylüyor yazı. 
53.Mavi boncuk verelim yaza evet evet benimde gönlüm yaz mevsiminde olsun :)
Doğa bile sonbaharda üzülüyor okulların açılmasına ya :D
54.Sabah,öğlen,gün istediği kadar sıcak olsun ,önümüz kışsa bu tedirginlik mutsuz eder ama beni.
Neyse ki önümüz ilk bahar ,yaz bu yazıyı her kış sonu oku Yüsra .
55.Bir kere kış gitsin niye yaz gidiyor .İnsanlar birer tablo demiştim ,hayat tesadüfleri severde...
Kim demiş mevsimler insanı değiştirmez diye kızdım yazıya ama kış diye diye. :)
56.Marine edilmiş ruhumu bir bütün tüketebilmek için ruh paketi al .Ruhumuza değinmeli ulaşmalı.
57.Mozaik insanlar,kışı sevmeyen ben.En çokta hasta olunca kalınlaşan ses çok tatlıdır. :)
58.Güneş ruhumuzda ,sevgi kalbimizde  ,biz hep yaz mevsimiyiz ne güzel.
Anlımızda iyi bir insan mıyız kötü mü yazmıyor.Oysa yağmur çok saf herkezin üzerine yağıyor ayrımcılık yapmadan.
59.Kışı sevmememe rağmen,yılbaşı gecesi doğanın karla bürünmesini isterim .Beyaz ne de güzel bir reng özel ve natüral.
60.Kırmasak birbirimizi ölürmüyüz sanki ,aynı duyguları paylaşmak bu kadar zor olmamalı ,ayrılıkta,sıcacık anlamak gerek.Derinlere düşsekte umutlarımız döndürmeli bizi hayata.

VII

61.Söz uçar yazı kalır,bu sayede bu yazının kalemi, unutturmayacak 100 yıllar öncesini.
Her okunduğunda yaşanmışlık hissi doğacak hep o yıllara dönüyormuşuz gibi.Eskilerden en çok zamakları merak eder dururum.
62.Zaman tünelinden bilgiler:
- 100 yıl önce ananas nedir bilmezlermiş muzda öyle.
-Hıdrelezden kalma bir alışkanlığımız var ama hala mesela buradakiler o gün küvezi suyla doldurur çiçek atarlar içine öyle banyo yaparlar.
63.Eskiden ise Makedonya da ise Josip Broz Titonun fotoğrafı asılırmış her evin duvarına bu  yüzden  eğer bir evin yıkım kararı çıkarsa  o evin hangi duvarında fotoğraf asılı ise o duvarı yıkmazlarmış .
64.İnsanlar neye benzeyecek 200 yıl sonra ?Uzaylılara benziyor espirisi mi yoksa gerçek olacak?Belki uzaylılara komşu olacağız tövbe tövbe,dünyada memleketimiz olacak 2222 senesi attım diyelim ne garip .
65.”21Years” videoeosu :vay be 1 yıl aralıksız her saniye oğlunu videoya çeken efsanesini biliyordum bir de 21 yıl varmış dile kolay :) Hatırlıyorum ya tabi güya kıyamet kopacaktı 21 Aralık o kafayla dalga geçip bütün sınıf 21 Aralıktaki sınavımıza çalışmamıştık kıyamet kopacak diye tabi işin sırrı dalga geçmekteydi ,güzel bir anıyı hatırlamış oldum.
66.Samimi kalan tek zaman tarih zaten.Artık gülüşlerimizi bile internet ifadeleri anlatıyor.
Önemli insanlar doğallıkta doğada bulmuşlar sanatlarını kendilerini.
“Dokunmatik tuşlu sanatçılar”-traji-komik.
67.Robota dönüşmeye az kala .İnternet mağduru bir nesil.
68.Kelebek ömrüne dönüştü duygularımız!
69.Daha eskileri seviyorum diye takılayım yazılanlardan bir The Beatles ten bilgim var.
70.Yabancı kültürünün sevdiğim özelliklerinden biri ,yarattıklarını ve sanatlarını sınırsız bir şekilde konuşturmaları.Bazı ülkelere gerek bazı konular çok uzak gelirken ,Fransa Amerika vs bunlar ,çerçevesiz bir kültür yaşıyorlar.

VIII

71.”Dile getirilmeyen sözler gözlerde birikir...”Dünkü mutluluğumuzu bu güne de,yarına da taşıyalım.Hadi mutlu olmak için sen at ilk adımı.
72.İnsanlar ailelerini üzmüşlerdi ,doğa,güneş ve gökyüzü kuşmuş doğurduklarına ...Oysa istedikleri sevgi içinde yaşamalarıydı insanların.Güneşte gülümseyecekti o zaman.
73.Yaşamamızın bir anlamı yok çünkü anlam katan biziz hayata.Yalnızlık bazen huzur verir ve tamda o zaman bize arkadaşlık eden, sadece yalnızlığımızın sesi ve izleri olur.
74.Anılarımızdan ,özlemlerimizden oluşan benim adam,odam...Katı,sert bir insanmış gibi görünüp te duygularımızı örtmek ,kendini hiçbir şeye hazır hissedememek.Hayatı kontrol etmekle kontrolü hayata bırakmak.
75.Cennetle,cehennem her gün evleniyor ruhlarımızda ,bizde şahitleriyiz.Dünya yanıyor!Söndür onu!
Kurtar beni Ey İnsan !
76.Denetlemeyi bekleyen bir hayat var.Hep bir zaman seçeriz yapmak istediklerimize umut sen bekle deriz .Gölge olmak yerine hayatın seni fark etmesine izin ver.
77.Siyah-Beyaz hayatımızın içine biraz renk getir Melek!
78.Sen de “Küllü Köpükler”  ben diyeyim “Sevgi tomurcukları”. :) Herkes sevecek bundan sonra...
79.Demek ki biblolar kırılmıyor denizde,adada kırılmadıkça.Hadi kaçtım ben özle beni emi hayat. :)
80.Olup olanlara gerektiği için oldu demek yerine hep sorguluyoruz.Hayat bir konserve açacağı.


8 Şubat 2014 Cumartesi

Reşat Nuri Güntekin-Damga



Baş rol karakterimiz İffet ,Paşa bir babanın oğludur.
İffetin birde kendinden büyük abisi Muzaffer adında bir kardeşi vardır.
Gerek aile tarafından çevreninde söylentileri olmak üzere bu iki kardeş birbirinden  hep  farklı görünürler.Eniştesi adlandırdığı üzere ,Muzafferi ailenin gururu olarak görürken , İffeti ise tam tersi felaketlerin habercisi olarak kınar .Bu yüzden Mahmud hocası onu hep farklı sever kardeşi haricinde.Bir paşa oğlu olarak İffet hep ayrıcalıklı bir çocuktur ,her yerde diğer çocuklardan farklı ağırlanır fakat bu özellikleri onu hiç mi hiç memnun etmez.
Özel okullar yerine herkes gibi mahalle okulunda okumayı, bazen azar işitmeyi, bütün çocuklar gibi dışarılarda yeni oyunlar keşfetmeyi ister ve Kamiyap Kalfa sayesinde bir kaç defa mahalle okulunun derslerinde katılmayı başarır ...Yaz aylarını Karamürselde'ki Hatice halasının yanında geçirirken ,Damlacık çiftliğin de duyduğu  Fatma ile İsmailin aşk hikayesi İffeti çok etkiler.
İsmailin sevdiği kadın için ölümü bile göze alması ,İffetin içindeki kahramanı ortaya çıkartır.
“İki aşık İsmail ve Fatmanın yolları İsmailin askere gitmesiyle ayrılır.Sevdiğini iki yıl bekleyen Fatma artık, söylentilere göğüs gelemeyerek zorla Gaffar ağayla evlendir'lir. Fatma artık İsmailin Yemenden  dönme umudunu yitirirmiş ve oradan sağ salim dönmeyeceği kanaatine gelir.
Bir süre sonra dönen İsmail sevdiğinin evlendiğini öğrenince  hayal kırıklığına uğrar.Her şeye rağmen birbirlerini hala seven iki genç gizlice geceleri değirmende buluşurlar ,ansızın bir gece yakalanacakları şüphesinde bulunan iki gencin hazin sonu tamda burada noktalanır.Sevdiğinin namusunu kurtarmak isteyen İsmail ,hiç düşünmeden kendini değirmenin soğuk sularına atar ,cesedi bile bulunmayacak bir şekilde.”
İdadi mektebinde derslerini sürdüren İffetin birde doğruluğu savunan çok sevdiği Celal abisi vardır.
Ancak okuldaki bir öğretmenin ihtilal ve meşrutiyetten söz etmesi üzere ,İffet okuldan ayrılmak zorunda kalır.Kısa bir süre sonra Meşrutiyet ilan edilir İffetinde paşa babası görevden alınarak sürgün edilir Midilliye.
Babasını kaybettikten sonra hayatına öğretmen olarak devam eden İffet ,ders verdiği evin hanımına aşık olur .
Deniz kenarında buluşmalarını İffet ile sürdüren Vedia  , bir gece eşinin iş seyahatine çıkmasıyla birlikte İffeti eve davet eder ancak aynı masaldaki gibi beklenmedikleri anda baskına uğramalarıyla, İffet kendini siper etmenin vaktinin geldiğini düşünür.
Vediayı kurtarmak üzere İffet hırsızlık damgasına uğrar ve 6 ay hapis cezasına karar verilir.
Asıl mapustan çıkmasıyla birlikte zor günler İffeti bekliyordur.Artık kardeşinin bile güvenini kaybeden İffet soluğu Celal abisi ile Mahmud efendinin yanında bulur.
Bulduğu her işte hırsız sıfatıyla karşılaşır günlerce aç kaldığı kırasını bile zor denkleştirdiği günler yaşarken, babasının hediye etiği saati bile satmak zorunda kalır.
Telegraf gazetesindeki işinden de ayrılırken Celalin bulduğu başka bir iş üzere artık şehirler arası yolculuklarda mal taşımaktayken ,bir Afyon yolculuğu  sırası Rana adında genç bir kızla hasta Annesiyle karşılaşır .Zor durumda olan Anne kıza yardımda bulunan İffet, Ranaya farklı duygular hissetmeye başlar fakat kızın onun hırsız olduğunu anlayınca ki tepki karşısındaki tahmini üzere Rana'dan uzaklaşmaya karar verir .
Bir ara halasının çok sevdiği Fahriye yengesinin de ziyaretine gitmiş onun kendisine para emanet etmesiyle İffet hala ona güvenebilecek insanlar olduğuna bir ümide kapılmış, içinde herkese yardım etme isteği yeşermiştir.Bir gece sokakta kavga eden bir kadınla bir adam görür ,adamın bağıra çağıra kadına hırsız diye hitap etmesi onu polise yöneltmesi İffeti fazlasıyla duygulandırmış .
Kendisinin de bir zamanlar hırsızlık damgasına uğradığını düşünerekten ,kadını kendi himayesi altında almayı düşünür ve onu adama ödediği para üzerine kadını kurtarır ,fakat sabah onu yanında bulamasıyla kaçtığını  ve hiçte düşündüğü gibi olmadığını anlar.
Abisinin  gönderdiği mektup üzere ev ve yatırımlar hakkında ki mahkemeyi kazandıklarını anlayan İffet eline para geçer geçmez kendine bir ev satın alıp yanına hayatını kaybeden Mahmud efendinin geliniyle torununu alır.
Hiç beklemediği bir anda Beyoğlunda günlerden bir gün dolaşırken Vediaya rastlar...
İçinde bir şeylerin darma dağın olduğunu hissederken Vedianın ise tam tersi artık hiç bir şey hissetmediğini anlar ve yaşadığı bütün zorlukların değmediğini...
  






3 Şubat 2014 Pazartesi

Kelebeğin Rüyası



Başrolleri Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fıratın paylaştığı dünyanın bir çok yerinde adını duyuran bir türk sinema filmidir.
1940-41 arası Zonguldak ta başlayan hikaye, iki genç şairin yaşamını anlatmaktadır.
Bir kız adına girdikleri idiaa üzerindeki  Muzaffer ve Rüştü ,kazananı kızın hangi şiiri beğeniceğine bağlıdır.
Diğer taraftan ön planda gösterilen yoksulluk ,ikinci dünya savaşı gibi yaşadıkları sorunlar yetmezmiş gibi ,amansız bir hastalığın pençesinde olan şairler,  şiirle iç içe yaşamaktadırlar.
Bir lise öğrencisi olan Suzan ,aynı zamanda belediye başkanının kızıdır.
Suzanın Zonguldağa dönüş yapmasıyla Rüştü ve Muzafferin şiire karşı zaaafları daha da bir haşır neşir olur .

Yılmaz Erdoğan’ın,da dediği gibi “Aşk en güzel bahanesidir şiirin” ,şiirin ve aşkın hayatta başrol üstlendiğini anlatırken, Muzafferinde Suzana karşi duyduğu hisleri ile tam tersi ,şiir bahanesi olur aşkın.
Babasının sağlığından şüphe etmesi ile karşı çıkmalarına rağmen, Suzan her iki genç ile arkadaşlığını sürdürür.
Durumları iyice ciddileşen Muzaffer ve Rüştü, önce Rüştü olmak üzere tedavi süreci içinde Rüştü Mediha adında tüberküloz hastası Medihaya aşık olur.
Medihanın taburcu olma durumu bahanesiyle ,iki şair hastaneden kaçarak, Medihanın peşine düşerler.
Ömrünün son günlerinde bile olsa bir yuva kuran Rüştü ile Mediha ,Muzaffer için en iyi örneklerinden biri olur, aşkının peşinden koşma adına.
Tatsız olaylar sonucu Suzanı Zonguldak tan uzaklaştıran babası ,onu İstanbula götürmüştür.
Yola Suzanı bulmaya koyulan Muzaffer, emeline ulaşır...
Bundan sonrası benim için zaten hüzüntüden başka birşey ifade etmiyordu...
Yaşadıkları  hastalık sonucu önce Mediha hayatını kaybederken Muzafferde olmak üzere Rüştü ile birlikte zor bir dönem içine girerler.
Yemeden içmeden kesildikleri bir oda dışından çıkmadıkları o sahne okadar duygulandırmıştı ki beni hele o duvarlara yazma kısmı benim için bir hayale dönüştü diyebilirim.
Hemen hemen herkesin izlediği ,izlememis olanlarında tahmin ettikleri üzere ,önce Rüştünün sonra Muzafferin ölümüyle sona erir.
Çekimlerin yapıldıgı  Ereğli, Heybeliada, Büyükada, Uşak gibi bu güzel yerler ilgimi çekerken dört dörtlük olmakta birşeyi eksik olmayan bu filmde herkeze izlemiyenlere önerimdir :)


Bunlarda filmde geçen sözler:

"Belki bir kelebek o kadar memnun ki rüyasından, uyanmak istemiyor uykusundan" 
“Aşk en güzel bahanesidir şiirin” 
"Yolcu vazgeçmeyi bilecek.. Yoksa gölgesi boyunu aşar..." 
“Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim.Aynalardan evvel.”
“Ne kucak açar hatıralar,Nede dönerler gemiler bir daha.”
“Bin bir zahmetle ciğerlerinizi iyileştirmeye çalışıyoruz.Birde başımıza kalp işi çıkarmayın ” Yılmaz Erdoğan
"Kız şiirden anlıyorsa beni seçer. Anlamıyorsa zaten senin olsun.”
“Sevgili şair, belki de sen haklısın. susmak en iyisi.unutmak değil de belki hatırlamamak mümkündür…”
“Şerefine Kaldırıyorum.Bu olmayan Şarap Kadehini.! Şerefine üstad..”
“Sen çok güzelsin, sebepsizde gülebilirsin… "
"Unutmak en iyisi. Ama unutmak zor gelir insana. Hatırlamamak daha iyi. Unutmakla hatırlamamak aynı şey değil nasıl olsa! "