5 Eylül 2014 Cuma

Mutluluk Desem 2 (Okuduklarım)


Hayatta kıymet bilmek,sevmek,sevilmek, en güzel duygulardan bir kaç tanesi.
Hepsi de bir nehire dökülürmüşcesine kalbimizde son durağı bulan duygular. 
Benim en sevdiklerimden ,yaşadığımı anlatan hislerden.Sevdiklerimizin varlığı  bir tek bize o en zirve mutluluğu yaşatıyor bence. En az sevilmek kadar güzel bir duygu çünkü sevmek. Bu güzel duyguları her seferinde bana hissettirenler varsa burada, onlardan ikisi de  Ceren ablam ve Deeptone, ömrüm boyunca desteklerini maddi manevi anlamda hiç unutamayacağım, gönülden çok sevdiğim insanlar.Gülerken mutluluktan ağlamayı öğretenlerden...
İlk “Mutluluk desem” başlığımı yazarken, rüya gibi o eserleri daha okumamıştım.
Bir soluk hemen buraya yetişmiştim, ellerim titreye tireye mutluluğumu sevincimi paylaşmıştım.Bu mutluluğun teşekkür dili yok biliyorum, bunun için üzgünüm.Tarifi var ama işte en azından bunu biliyorum.Eğer ki yaşadıklarımı yaşatan bu güzel insanlara tarif edersem,paylaşırsam onlar da benim kadar mutlu olur dedim ve , kitaplarımı okuyup özet geçmeye karar verdim.Gönül isterdi ki hepsini teker teker başlıklara yazayım,fakat malum bir dengem yok, bir ay buradaysam bir yıl yokum :))(O kadar değil dimi :))Mutluluk desem yazısını okumayan ve ya hatırlamayan olduysa da, kısa özet geçiyorum.Yaşadığım Balkanlar yöresi zamanından bilindiği gibi, etnik sorunlar yüzünden eğitimin, sanatın hep az sahip çıktıkları bir cumhuriyet.Bu konu hakkında Ceren ablamdan destek gördüm.Deep zaten bloga ilk geldiğim andan beri hiç yabancılık çektirmeyenlerden, ilk okuduklarımdan, kısacası ikisi de sevginin dostluğun destekçileri.
Manevi olarak ta  hep yanımda oldular zaten.İkisini de tanıdığıma  o kadar mutluyum ki, onlara hatta tanıdığım bütün blogçulara her yorum yazdığımda heyecanlanıyorum, bunun için zaten blogumun kaçırdığım birinci yılı adına bir yazı yazıp beni bu süreç içerisinde hiç yalnız bırakmayanlara teker teker sevgilerimi ileteceğim, iyi ki varsınız..Uzaklarda olsam da hep söylediğim gibi, benim için önemli olan nerede olduğumu hissettiğimdir.Sevgi durağında durdum ve sevgiye layık bir çok insan tanıdım burada, seviyorum herkesi...


 

RAYMOND CARVER-BİLMEZSİNİZ AŞK NEDİR

Öykücü Raymond Carverin bu kitabında yalın bir dilde dizeler yansıyor.Şiirsel,şiir kitabı, kendi de zor bir hayattan geçmiş.Öz bir dilde yansıtıyor ama şiirlerinde insanları,mutlulukları,aşkları ve hüzünleri.
Bu şiirler üç kitaptan seçmeler.Çeviri yapan Cevat Çapan. Satırlar Carver ile karşılıklı bir yolculuğa çıkmışız ve onu dinliyormuşuz gibi his uyandırıyor.Bir yandan anlatıyor, diğer bir taraftan not ediyor sanki.Söylediklerimin kitapta kaleme alınmış hali var zaten:"Bu şiirlerde paylaştığı yaşantı,oturup birlikte ağlamanızı,üzülmenizi gerektiren kötü zamanlar değil,tersine birlikte açık havada yürüyüşe çıkmanın, nehirlerde alabalık avlamanın,bir kıyıda oturup denizden çok geçitlerde ki tayfalara el sallayıp, onlara iyi yolculuklar dilemenin mutluluğunu yaşayacağınız anlardır."Bir yudumluk ama etkisi büyük bir eser.Kitaba genel bir bütün gözlem yaparsam, aklımda kalan şöyle bir söz var:"İnsan ruhunda düşünmemek diye bir istek var.Sakin olmak"





BİLGE KARASU-KILAVUZ

Kapalı bir anlatım tarzı var kitabın içinde.Farklı bir bakış açısına sürükleyen..."İşin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. Oyunda ki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum."Kitap baştan sona kadar bir oyun üzerine duruyor,nasıl desem düşler ve gerçekler arasında gidip gelen yorumlar geçiyor. Kendimizi buluyoruz bu yorumlarda, insan üzerine işlenen bir konu çünkü,bulduğumuzu sandığımız yerde de kaybediyoruz sonra kendimizi.Bilip kavrasan da başkalarına açıklama getirebileceğin bir üslubu yok. Kitapta ki Uğur ve İhsan adında iki karakter  arasındaki duygusal bağı çözmek zahmetli,anlaşılması güç .
Kitap üç bölümden oluşuyor, başta Uğur ismiyle karşımıza çıkan baş kahraman,  kitabın tamamında ise, onun bir kasabadaki geçirdiği iki hafta kadar sürecini anlatıyor.İlk bölümde gizemler yer alıyor,ikinci bölümde kartlar açılırmış gibi oluyor,en sonunda bir yolculukla noktalanıyor hikaye.
Uğur gazetede gördüğü refakatçi aranıyor ilanını görür, başvurur kabul edilir.
Refakatçi aranan yaşlı adam Mümtaz beydir.Amca  Yılmaz diye bir akrabasının evinde kalıyordur.
İşte burada sorular göze batmaya başlıyor.Evin nereden girdiği,çıktığı belli olmayan Gümüş kedisi,Uğurun günce tuttuğu notların oradan oraya kaybolması,Yılmaz beyin bir elini  hiç cebinden çıkartmaması,bir kasetin içinde ne olduğu, hepsi işte birer düş gibi Uğurun güncesinde yansıyor, sonra Uğur notlarını Mümtaz ve İhsanla paylaşıyor. Üçüncü kısım yolculuk işte, Turunçludan az ilerde geçirdikleri vakit anlatılıyor, sonrada Yılmaz bey Uğura bir resim hediye ediyor.Sorgulamayı sevenler için çözülmesi gereken bir konu."Bir polisiye kadar sürükleyici,bir gerilim romanı kadar soluk soluğa..."





HORTENSE ULLRIC-JOACHIM FRIEDRICH-PEMBE VE MAVİ(YANLIŞ ADRES)

Büyük, küçük, herkesin okuyabileceği türden, en az konusu kadar tatlı bir dilde anlatılan bu hikayede e-postalardan ibaret bir dostluktan yola çıkıyor.Pastacı bir ailenin  çocuğu olan Mavi Pasta,  ya da Berry lakaplı oğlan,Tembel Krema yerine hiç tanımadığı Pembe Kremaya yanlışlıkla e-posta yazarsa, ne olur?Kız ise zengin bir aileden geliyordur,aynı şehirdelerdir.İşte şimdi eğlence zamanı.
Birbirlerini hiç görmeden yardım ediyorlar,  bu yüzden de Mavi Pasta,Pembe Kremanın babasının kozmetik laboratuarında ki domuzları ve fareleri kurtarayım derken tutuklanıyor.Pembe Krema ise bunun üzerine çatlak ve de her yerde köpeğini taşıyan bir dedektif tutuyor.Bundan sonra her şey karışıyor.Kız içi çorap dolu bir valizle İngiltereye uçmak zorunda kalıyor.İletişimlerini kesmiyorlar ama planlarını sürdürüyorlar.
Her şeyin bir çözüme ulaştıklarını düşündüklerinde, görüşmeye karar verirler, ancak bu seferde dedektif  peşlerini bırakmaz.Çünkü olay göründüğü gibi noktalanmamıştır.Aradıkları ajan suçluların peşlerine düşerler,  domuz ahırında onları yakalarlar, vs..Olaylar tatlıya bağlandığında ise, artık görüşmeleri kaçınılmazdır, yüz yüze gelebilmek  için resmi olarak randevu bırakırlar.Görüşürüz diye son e-postalarını yazarlar.Keşke bir de  son olarak  nasıl buluştuklarına dair son yazı olsaydı.Merak iyidir aslında, istediğimiz gibi son yazarız, öyle bir kitap bu işte.Öfke dolu ,sarsıcı,komik bir e-posta romanı.




KEN GRIMWOOD-ZAMAN ÇARKI

Ya sizi bekleyen bir son olmasaydı...
Özgün adı Kenneth Milton Grimwood,  şaşırtıcı romanların yazarı:  Sil baştan ve Kayboluş kitaplarıyla bildiğimiz.
İnsan oğlunun merak edici keşkelerine aydınlık getiren eserlerden "Zaman Çarkı".
Tekrar yaşasam ben bilirdim nasıl yaşayacağımı deriz ara ara,hayatın ne kadar kısa olduğunu görünce, sona varınca.Sevgi duyduğumuz hiç bir şeyi ellerimizden kaymasını hazmedemeyiz.Kaybetmek ama ölümsüz olsan da kaçınılmaz, yani bu kitap ölümsüz olma fikrinin nasılda hiç bir şeye çare olmadığını, aksine üstüne daha fazla acı ekleyebileceğinin çok güzel, akıcı, örnek bir hikayesi.Hele tarihi sevenler için kaçırılmaz. 1682-1980 Versailles ile Boston arasında anlatım içeriyor roman, içinde bu iki döneme ait  tanınmış sıfatların ismi geçmesi,  ilgi çekici  ...14.Louis’in hükmettiği  dönem,Jean Jacques Rousseau,Voltaire gibi.
Elise Travers adında  1682 yıllarında doğan ,Versailles sarayında çalışan bir anne babanın kızıdır.Babası daha Elise doğmadan, belirlenmeyen bir hastalığın pençesine düşer ve kısa bir sürede  evladı daha doğmadan hayatını kaybeder.Annesini ise, eşini zehirleme infazından sürgün ederler.
Elise Versailles sarayında, gözetim altında büyür.Aşık olur, evlenir.Üzerinden hayat geçer, eşini kaybeder,sevdiklerini teker teker, oysa o aksine bütün bu kayıplara şahit olurken, onun yüzünde tek bir belirti yoktur yaşlandığına dair, yaşı ilerlemesine rağmen.Büyücü,cadı olma infazından uğramamak adına bir süre sonra yaşadığı yerden ayrılıyor, başka bir ülkeye yerleşiyor, normal gitmeyen bir durum olduğunu anlıyor, beklemekten başka çaresi yoktur.
Yalvarıyor sadece, uyandığı her güne, aynaya bakınca göreceği bir kırışıklık adına.
Başka insanlara yakınlaşırmış gibi oluyor, yeni ortamlara, gerçekleri ise ona hatırlatan, yüzüne çarpan annesi oluyor.Yıllar sonra buluyor Elisi annesi, fakat kızını tanımıyor.Bundan sonra Elise için yaşamak sadece bir bela.Saklanıyor her şeyden, herkezden.Zaman dilimine uğramaktan, her birinde ayak uydurmaktan,yolculuklardan, en çok ta kaybedişlerden yoruluyor,yorgun düşüyor ruhu.Onu yargılamayan tek kişi varsa oda hizmetçisidir.Oda kaybediyor hayatını bir zaman sonra.Roman  bir tek geçmiş döneme yönelik bir anlatım içinde devam etmiyor.
Kısım kısım geçmişten söz ediyor, sonra Bostona dönüyor.Yeni dönemden aklımızda soru işaretleri oluşuyor, "Nasıl?" "Neden?" diye sorularımızın cevaplarını alıp bir gelecek bir  geçmişe gidiyoruz.
Boston da Elise destek çıkan Patrik vardır.Elise gerçeğini ilk öğrenen kişi.Teknolojinin ve bilimin ilerlemesiyle, yeni bir çırpınış başlar, yaşlanmamanın sırrını çözebilmek niyetine.Onlara bu durumda yardım eden doktor Goldman oluyor.Anlaşılıyor ki, Elisin durumu babasının hastalığından kaynaklanan bir olaydır( babasının çürük hasat buğdayından hazırlanan ekmeği yemesi, bu felaketi ortaya çıkartmıştır)Ancak bunun üzerine fazla yapacak bir şey yoktur, müdahale edilecek bir yöntemde.Doktor Goldman dışında olayı çözen, yanında çalışan biri daha vardır.Olayı basına sızdırmak ister, Goldman ise bunu önlemek için, bir kaza sonucunda kendini de çalışanını da öldürür.Elise her türlü yaraya karşı direnişlidir, hücreleri yenileniyordur.Bu kazadan tabi tek kurtulan o oluyor.Patrikle yarını düşünmeden yaşamaya karar veriyorlar.Bir süre sonra oda bu durumdan bunalıma giriyor, intihar ediyor.Söylenebilecek tek şey kalıyor ardından:Sonsuza dek yaşamak,hiç yaşlanmamak ödül mü,yoksa ceza mı?




SEDA DİKER-ASLINDA GİDEN ERKEK YOKTUR

"Gerçek bir kadın çuval da giyse dişidir" diyor Seda Diker.Erkek Kadın ilişkilerini bir düzene koymanın yollarını bir kaç yöntem ile anlatan bir kitap.Telepatik bağ,Tantra,Topraklanma,Matrix ile.Gerçek yaşanmışıklardan yola çıkan.
Sevgi özgür bir duygu iken, günümüzde kılavuz gerektirecek kadar çirkinleşti, başka duygulara büründü, unutuldu.Gerçek aşkların var oluşundan şüphe duymaya başladık, bize bir ders gerek. Kaybetme korkusu yenilginin bir yarısı.Korkularımız biz, bu sayede ilişkiler zedeleniyor.Sevgiden çok karşımızdakine korkularımızdan talimat veriyoruz,beklentiler oluşturuyoruz,birbirimizi olduğumuz gibi kabullenmekten çıkıyoruz.Güvensizlik duvarı örüyoruz, beraber iken yabancılaşıyoruz.Birbirimizden uzaklaşıyoruz.Bu yüzden acı çekiyoruz, sevgi boyutundan çıkıyoruz. Aşk oysa, gerçek aşk acı vermez  insana.Aşk kendi gibi olmayı bilir, kimse kimsenin acılarının boşluklarını doldurmak, tamamlamak için var olmadı.Kadın birden bir kaç kişidir.Kadındır,Eştir hiçbiri unutulmamalı.Bilinç altımıza işleyen korkularımızdan arınmalı, o zaman işte belki de istediklerimiz olacak, yargısız olacağız.En kötü baba örneğinde bile, bir kızın ilk aşkı babasıdır.Bilinç altına zamanında çapkın bir ebeveyne sahip olmuş ise, ilerde kendine aşık etmek isteyeceği o model bir  insandır, bir hedef gibi yerleşir beynine.Aile kültürü çok önemli.Her yol zaten sevgiye çıkıyor, sabır gerek sadece, sevgi sessizliği...Mükemmel olamayız ama pozitif düşünceler aktarabiliriz, saadet içinde yaşamak için.Ne istediğimizi bilirsek ona ulaşırız, huzura .
Doğru iletişim yolu bulup birbirimizde gücümüzü bulmalıyız, birbirimize birer parça bırakmak değil, enerjimizi yok etmek değil, bulmak.Bir de biten ilişkiler tekrar başlamaz diyor, kalbimize konan aşkın değerini bitirmeden anlamak lazım.Her şey insanın kendi isteğine bağlı işte.Erkeklerde suç arıyorsak, onları yetiştirende biziz diye, ilginç bir düşünce var arada.Güvenmiyorum dersek güvenmeyiz, güvenemiyorum diye bir hissiyat yoktur, mutlu olmaya karar verdim diye bir kendinden emin olmak vardır.
Özgür ve hafif olursak, şüphesiz ki gerçek aşklar saklandıkları yerden ortaya çıkacaklar, gerçek aşıklar buluşacak...






HALE NUR DURMUŞ-VİNCENT KONAĞI

Bir yıl içerisinde üç blogçu arkadaşın kitap çıkartmalarına şahit oldum, bu mutluluk verici, heyecanlandırıyor insanı, okurken de,  kitaplarını anlatırken de.İlginç bir duygu yaratıyor bu yazarlar,  ömür boyu kalacak birer parça ediniriz onlardan bizim dostlarımızdır çünkü  aramızdandırlar, farklılardır.İşte bunlardan biri "Vincent Konağı”.
Rita Winterson baş kahramanımız, iş bulmak için el ilanları dağıtır.
Bu ilandan sonra hiç umudu olmasa da ,onu tek arayan Bay Peterwill olmuştur,ise bakıcı olarak kabul edilir.Olay bir konakta geçiyor ama asıl konumuz olan Vincent konağına gizli bir geçit var.Ritanın bakıcılık ettiği kız Marthadır.Küçük kızın bakıcısına itiraf ettikleri başta bir çocuk aklından ve hayal gücünden ibaret olduğu düşünülse de, zamanla Rita'da konağın içindeki tuhaflığı, o garip durumları sezer.Mesela konağın bir kaç odasına girme yasağı olması.Marthanın konağın etrafından hiç ayrılmaması,işçilerin yemek yememesi...
İçine düşen şüphenin üzerine yürüyor Rita , Martha ile birlikte.Önce yasaklı odalara geçiş yapıyorlar.Gizemin bir parçasını keşfediyorlar, bütün konak hizmetlilerin aslında birer ölü mumya oldukları anlaşılıyor.Her ikisi bilmezden geliyorlar olayları, Bay Peterwill olmak üzere, herkesten  korkuyorlardır artık, o konaktan kaçmaya çalışıyorlar, geziye çıkacak ayaklarında.Onları engelliyorlar,kulübe gibi bir yerde saklıyorlar.İmdatlarına yetişen yazar Stevende kızlara yardım edemez ilk başta, Rita ve Marthayı sustururlar.
İş çığırından çıktığını görüyorlar, ki harekete geçiyor Bay Peterwill ve emrinde olan mumyaları.
Gizli bir geçitten, asıl sözünü ettiğimiz Vincent Konağına götürüyorlar kızları.
Orada karşılaşacakları sürpriz tüyler ürperticidir.Eldra adında bir cadı.Tekrar yaşama dönmek isteyen bir ruh.Bay Peterwille sonsuzluk yaşam iksirini vereceğine dair söz veren Eldra için, bir çok kurban etmiştir Peterwill, Martha sonuncusudur, onun kanını ruhunu istiyordur.Rita ise diğerleri gibi bir kuklaya veya mumyaya dönüşecektir, herşeyi öğrenmenin cezası karşılığında.Önce Peterwill öldürülür, Eldra onu kendi çıkarları için sadece kullanılmıştır.Sonra Rita ve Martha için gereken büyüler hazırlanır.Atmosfer korku filmerin de izlediğimiz o karanlık esintilerin, kaleme alınmış haline bürünür .Neyse ki son anda merakını yenemeyen, kitabı için ilginç konular arayan Steven, gizli girişe sızar, kızları kurtarır, kaçmaya çalışırlar, yakalanırlar, büyülü odalara bilinç gücüyle geçebilme durumlarını kavrar Rita, bulduğu bir büyü kitabıyla olayı çözmeyi başarır.Kurtulurlar.Sonsuza kadar mı ? Hayır.İşte bur da kitabı bir bütün yapan asıl önemli soru akılları karıştırıyor.İzlerimiz yok olur mu?Eldranın izi o konağın içinde ki her şeyle nefes alıyordu.Göklerde izi vardı, her yerde.Tekrar dönmeyeceği ne malumdu ki!Bu yüzden Steven, Rita, Martha üçlüsü hayatları boyunca kaçmak zorunda kalırlar, oradan oraya...Soluk soluğa, hatta nefessiz kalınacak bir baş yapıt, fantastik bir roman.Gerçekten ruhların izi silinebilir mi?Arkadaşımın başarılarının devamını dilerim...





DARIA BIGNARDI-ARTIK GİDEBİLİRSİN

Eğer kusursuz evlilik iki kişilik bir sessizliğe dönüşürse...
Sevginin önünde üstün durabilecek bir duygu var mı?.Evet sevmek en güçlü duygulardan bir tanesi ama sadece aşık olmaz yetmez.Bunun bir örneği Arno ve Saranın evliliği.Onlar birbirlerini çok önceden tanıyorlardır Cenovadan.Birden bire aşık olurlar birbirlerine sonra  Saranın ortadan kaybolma durumu ortaya çıkıyor.Aradan yıllar geçiyor uzun bir süreç onaltı yıl kadar tekrar bir hava alanında birbirlerine rastlıyorlar bu sefer  daha sıkı sarılıyorlar yada sahip çıktıklarını sanıyorlar aşklarına.Evleniyorlar üç çocukları oluyor.Arno artık hayallerinin tamamını gerçekleştirmiştir sevdiği kadın yanındadır,ünlü bir viyolonsel olmayı başarmıştır bu zaman diliminde.
Mutluluğu uzun sürmez taaki ansızın bir gün eşini yanında bulamadığında.Günlerdir tedirgin olmamaya bakar döner işleri var der terk etme ihtimali aklının ucundan geçmez belki de onu bir kaç gün sakin tutmaya mey enli etrafıdır.Onlar Saranın bu gidişine anormal bir şekilde tepkisizlerdir.Şüphelenmiyor değildir oda herkes Saranın nereye gittiklerini biliyorlar bir tek o bilmiyor gibi bir izlenim oluşuyor düşüncelerinde, belki de öyleydi.Sara nadiren eşine e-postalar bırakır onu aramaması adına.Arno çaresizdir tek günahı sevmek sanır.Peşine düşüyor Saranın anılarına nereden yanlış yaptığını anlamaya çalışırken olmadık maceralara sürükleniyor.Tanıştıkları zamandan yıllar geçen o süreç içerisini evlendikleri Sardinya balaylarından bu yana tüm bu sürece iz tutar.Eşinin o yanında yokken nasıl bir hayat sürdürdüğünü anlamaya çalışır farklı insanların peşine düşer.Anlıyor ki aslında her gün yüz yüze baktığı hayatını paylaştığı aslında karısını düşündüğü kadar sevmediğinin farkında varıyor.Çünkü sevmek kendi egonu tatmin etmek değildir anlayıştır tanımaktır bilmektir,paylaşmaktır sevgiyi tamamlamaktır.O bunların hiçbirini eşine sunmamıştır.Yeni tanıyordur Sarayı.En sonunda Arno yanlışlarını kabul ediyor.Aşkın bir hapsoluşa da sığmayacağını da özgür bir duygu olduğunu da.Ruhundan azad ediyor onu artık gidebilirsin diyor...Hayatımızın yönünü değiştirebilecek aşk romanlarından...






ORHAN VELİ-YALNIZ SENİ ARIYORUM(NAHİT HANIM'A MEKTUPLAR)

64 yıldır çekmece içinde saklanan mektuplar.Orhan Velinin tek gönül aşkına itaaf edilen, sevgi selinden oluşan satırların yansıdığı bir kitap.Orhan Velinin doğumunun 100. yılında bu define gün ışığına çıkmış.36 yıllık ömrüne sığdırdığı en büyük aşkı, "Nahit Hanım", bu şekilde geçiyor ismi
Kitap Nahit Hanıma gönderilen 62 mektuptan, bir telegraftan oluşan bir kitap.
İstanbul ve Ankara gibi bu iki şehirlerdeyken yazılmışlar, 1947-1950 yılları arasında.
Mektupların ilgi duyulacağı taraflarından biri ise, aralarında Orhan Velinin daha yayınlamadan, Nahit hanıma düzenlenmemiş halinde, bir kaç şiirlerini paylaşması, fikir istemesi.
Bu şekilde şiirin yazılmış halini yaşıyormuşcazına, bir zat izlenim yaratıyor.
Şiirin üstadı, gönül ustası,  Orhan Veli bu mektuplarda bize anlaşılır ediyor ki, aşk yaşanmadan tarifi olmayan bir duygu olduğunu.Şiirin hisle,yaşanmışlıklarla, duyguyla, yaşantıyla hayat bulduğunu.Bu mektuplar, şiirde çığır  aşmış Orhan Velinin ustalığını ispat eden bir kitap.Hem üzülür, hem seviniyor oluyoruz kitabın içinde.Gizli, Saklı yaşanmış bir aşk hikayesi...




ERDİ KARADENİZ-PESİMİSYON(AŞK YASAKLI KELİME)

Aşk kötü duygular hissettirmez diyoruz.İnsanlar aşkı benimser.Yara açarlar kendilerine.
İşte yine yetenekli bir blog arkadaşımızdan, insanlığın acı taraflarını anlatan bir eser.
Kitabın adı "Pesimisyon", ancak düşündüğümüz gibi buradaki dizeler hüzün vermiyor insana .
Kim bilir belki de başkalarının acılarına ortak olmak, bu dünyada yalnız olmadığımızı anlatıyor bize, dertlerimizden arınıyoruz, hafifliyoruz sanırım, bu sayede.Kitap şiir,deneme ve hikayelerden oluşuyor.
Aralarında en sevdiklerimi seçmek zordu.Onlardan bir kaç tanesi:Sana yazıldı bu şiir,Sana dair bir kaç şey daha,Gülüşünde sakla beni,Bu gece mutluluğumu sahneliyorum... 
Yazarın söylediği gibi aşk anlam kazanmalı, anlamanı yitirmeyi değil.
Zaman yok,birbirimizi sevelim, aşkı korkutmadan, özgür bırakarak...




AMY GARVEY-SOĞUK ÖPÜCÜK

Geçmeyen acı yoktur...Acılar geçmez aslında, sadece alışırız onlarla yaşamayı, izleriyle,  çünkü hayat devam ediyordur ,biz de ona ayak uydurmaya mecburuz.Acıların en büyük sınaması ise, ölümdür.Eğer sevdiklerimizi kaybettiğimizde, onları geri getirme gibi bir gücümüz olsaydı, bu şansınızı kullanır mıydınız?Bazen ölüm bile ayıramaz...Bazı kayıplar ise dayanılmaz olur, bundan sonrası yok diye düşünürüz.Ölen sevgiliyi dirilten, herkesten gizli tutan bir kahraman, fantastik bir hikaye.Wren bu kayıplardan birini yaşayanlardan, sevgilisi Danny'yi kader ondan ayırır.
Bu sınamanın üstesinden gelemeyeceğini düşünen Wren, aile bağlarından gelen gizli güçlerini kullanmanın, dünyası içinde bulur kendini.Bir büyü sonucunda,sevgilisinin soğuk bedenini geri getirir.Adı üstünde ama o içinde duygu olmayan.  atmayan bir kalpten ibaret, boş bir bedendir sadece.
O artık Wrenin neşe dolu sevgilisi değildir.Yaptığı yanlış Wrene pahalıya mal olacaktır, acılarına acı katlanacaktır.Onu her gün bu acıdan tekrar tekrar kaybedecektir.Denny hatıralarından yavaş yavaş siliniyor gibi olur, çünkü hatırladığı gibi biri değildir artık.Bu da Wrenin canını yakıyordur.
Sonsuza kadar artık bir ölüyle yaşamaya zorunluğu olduğunu düşündüğü anda, Wrene bu zor zamanlarında destek çıkan, okuluna yeni gelen bir çocuk olur, Gabriel.Wren aynı zamanda ona aşık olur,sırrına ortak olur.Bu acının son noktasını vuran yine Wren oluyor, bu durumla başa çıkmanın çözümünü bulmak onun görevidir.Büyünün tam tersini uygulamanın yolunu bulur.Veda etmiyor, belki de vedalar acı olduğu için...Kazanan yine kader olur... 


Not:Kısacık yazacağım yazıları da bir gün görebilmek duasıyla.Amiiin :)))